Hayat,herkesin kendi için adalet, başkaları için adaletsizlik istediği, beklentilerin bir türlü bitmediği ve benim gibi milyarlarca insanın kafa patlattığı bir hadise. Şartlar değişir,insanlar değişir her şey değişir.Kimse aptal değildir hayatta ancak herkes biraz kördür.
Hemen hemen her gün Kadıköy iskelesinde ellerinde kayıt formları olan öğrenciler görüyorum. Kimi Greenpeace için, kimi Unicef için, kimi ismi lazım olmayan kuruluşlar, siyasi partiler için sürekli bir şeyler pazarlama çabası içindeler. Emeklerini desteklememek elde değil,özellikle Türkiye’deki gençlerin potansiyeli düşünüldüğünde bu potansiyelden faydalanmak isteyen (gerek sivil toplum kuruluşları, gerekse özel kuruluşlar olsun) kuruluşların hedeflerini bu potansiyeli kullanarak gerçekleştirme eğilimi doğanın kanunu gibi görünüyor.
Hep kafama takılıyor bu gençlerin durumu, niçin bir insan yapabileceği onlarca iş varken, üzerindeki sentetik hammaddeden imal edilmiş yeşil bir yelekle çevrecilik konusunda ahkam kesebilir, bu zafere giden yolda her yol mübahtır, ya da hocanın dediğini yap yaptığını yapma gibi ezber cümlelerle açıklanabilir. Peki hiç mi haberleri yok bu insanların petrol türevi hammaddelerle bir tezat içine düştüklerinden. Sanmıyorum. Onlar maalesef körler çünkü sadece onlara verilenle yetiniyorlar, gencecik beyinler hiç araştırma yapmıyor,giy yeleği çık sokağa. Kendilerini oraya buraya zincirliyorlar, evet, eylemleri ses getiriyorsa amacına ulaşmıştır,orası ayrı. Demek ki boşuna yapmıyorlar, peki en genç en enerji dolu yıllarını böyle işlere harcayarak; ileride aile kurmak, ardından emekli olup torunlarını bilinçlendirmek varken, birikimsiz insanların söyleyeceklerine kulak tıkanacağını bile bile bu yolları seçerler, ben bilmiyorum, bilmediğim için sebebi konusunda fikir beyan edemem ama sonucu gördüğüm için bunu söyleyebilirim; yazık,harcanan zamana yazık. Balıkların suda parlak cisimleri yem zannedip diş atması gibi, oltanın ucunda onlarca balık, bilgiye aç, ışık yansıtan her şeyin ardından koşmaya müsait…
Peki işte bu sebeplerden ötürü, sevilmeyen, sürekli şikayet edilen emperyalizm büyümüyor mu. Bu gençler küresel olarak yeni pazarlar yaratmıyorlar mı… Küreselleşmeden de korkar olduk ayrı, bir masada oturduğunuzda bazı gerçeklerin kaçınılmaz olduğunu, bunları göz ardı ederek hiç bir yere varılamayacağını, güdümlenmeye hasret bir şekilde beklenerek, güdümlenmekten başka bir sonuca varılamayacağını anlamak çok mu zor,bilmem ama söylemek çok zor. İlla ki teslim olmaktan bahsetmiyorum. Gerçekten zekice düşünülmüş kaç planın içindeyiz toplum olarak, bir ülkümüz bir amacımız var mı,zaten parçalanıyoruz, şimdi bunun dediğim için de tepki gelecektir, olsun gelsin, kör değilim, parçalanıyoruz, haberiniz yok muydu, iyi artık var,kahin değilim merak etmeyin. Biraz araştıran,sorgulayan herkes, kendince güvenilir kaynakları olan herkes bunları görecek kadar gerçekçidir zaten.
Olanı daha da iyiye götürmeyecek alternatifler, ticari kaygıların güdümünden çıkamaz. Muasır medeniyetler seviyesinin üstüne, kendimizi onlardan daha aşağılık görerek ulaşamayız. Bilgiye aç genç potansiyelimizi aptal saptal kuruluşlara kurban veriyoruz. Her gün bizi bizden daha çok uzaklaştıran hadiseler bunlar, önce “yeşil yeleklilerden” kaçmaya başlıyor insan, sonra “mavi yeleklilerden”, sonra “kırmızı maskelilerden”… 1 Mayıs geliyor, güdümlü gençlik yine Tarlabaşı’nı (Taksim’i demiyorum) birbirine katacak, yazık. Bayramlarda çiçek çikolata geleneği zaten bitti,artık taş atma moda,bakın bu da “moda”dır. İki gün sonra bunun da modası geçer, hani hiç sevilmez ya bu kelime Türkçe olmadığı için, “trend”. Bu da bir trend değil mi…
Aslında herkes biraz “emperyal” olma eğiliminde değil midir,imkanı olsa herkes yayılmacı, büyüme ve hakimiyet üzerine kurulu güç çemberini genişletmek istemez mi, kim istemez, ya da bunu istediği için kimi suçlayabiliriz ki… Türkiye üç yanı denizlerle çevrili bir yarımadadır,bizde “balık” çoktur, “ampul” de çoktur ama “aydınlık” yoktur.
Küresel düzende, kendi potansiyelini sadece sağda solda konuşarak harcayanlar, büyük resmi göremeyip tek bir açıdan olaylara müdahil olmaya çalışanlar maalesef sömürülmeye muhtaçtır. Kimse vazgeçilmez değildir çünkü her şeyin bir modası vardır. Her modanın da bir sonu vardır, zaman zaman kendini tekrarlayabilir ama moda elbet geçer. İnsan ister günlerini ayakta iskele önünde bağış toplayarak, ister camları açılmayan kulelerde bütün gün masa başında, ister kahve köşesinde pinekleyerek,ister canlı bomba olarak geçirsin; sonuçta yine bu modaya hizmet ederek potansiyelini kullanır. Kullanım şekli için kimseyi suçlayamam, tıpkı benim de bunları söylediğim için suçlanamayacağım gibi. Herkes kendi adaletini dağıtır, kimse objektif olmak zorunda değildir, işte bu yüzden hayat herkese acımasız gelir; peki milyarlarca farklı beyne, hayatın adil davranma zorunluluğu var mıdır, ya da köşeye sıkışınca saldırganlaşan, kendinden başka sorumlular arayan bireylerin ikiyüzlülüğü değil midir hayattan adalet istemek… Ya da kendini aklama hissiyatıyla, bir yere aidiyet hisseden, kendini oraya buraya yamayan, bir zümreye ait olmadığında bir hiç olduğunu düşünen (böyle düşündürenler de ayrı bir konu), onun sonucunda yaptığı eylemlerden münferit olarak sorumluluk hissetmeyenler, olumsuz her şeyi zümresine, olumlu her şeyi şahsına alan uyanıklar, ikiyüzlü değil midir… Sorumluluk almaktansa, sıkışınca emir kulu olmayı yeğleyenler, her konuda haklı şikayet sahibi bireyler, gerçekten aydınlığa doğru ilerlediklerini düşünürler,herkes düşünür, bu insanın doğasında vardır.
Şartlar değişir,insanlar değişir, her şey değişir, şaka değil gerçek, bunlara inanın demiyorum, buradaki her kelime için milyonlarca farklı düşünce çıkacaktır. İşte bunlara saygı gösterebildiğimiz zaman sömürülmekten kurtuluruz, içi boşaltılan Atatürkçülük, ilke ve inkılaplar, vatan millet Sakarya, Allah’ım sana geliyorum, hurraa… Oldu bitti. Ne oldu gerçekliğe,nereye gitti, bunlar eskiden içi boş denildiğinde fantastik kabul edilebilecek cümlelerdi, şimdi gerçekten içleri boş, yazık, bunlar aslında sadece Türk milleti için değil, bütün milletler için anahtar niteliğinde olan kavramlardı; cumhuriyetçilik, milliyetçilik, halkçılık, devletçilik, laiklik, inkılapçılık… Ulusal bağımsızlık, ulusal birlik,beraberlik ve ülke bütünlüğü, çağdaşlık, insan ve insanlık sevgisi, akılcılık, bilimcilik, gerçekçilik, ulusal egemenlik gibi kavramlar küreselleşme ile emperyalizm ile özdeşleştirilip, halkın gözünde anlamsızlaştırılıp, içleri boşaltılıp, bize geri sokuluyor,biz de yiyoruz, ne güzel… Bugün Atatürkçülük bile bir meta olma yolunda hızla ilerlerken yeni metalarımız da yolda merak etmeyin… En iyi savunma saldırıdır diyen Sun Tzu’nun ağzına sağlık,herkes bir yerlere saldırıyor, savunma zaten kalmadı, hemen hemen her milletin kendi bağımsızlığını istemesi normal gibi görünse de; aslında bizde bunların ardından gelen başka olgular da var, her dilin kendi bağımsızlığını, her ümmetin kendi bağımsızlığını istediği bir yöne gidiyoruz,devlet içinde devlet,millet içinde millet,alt kimlik bunalımı, bunlardan da haberiniz vardır umarım… Hani her seçiş bir vazgeçiştir ya, kaybedecek bir şeyi olmadığına inanan potansiyel sahipleri aslında çok şeyden,hatta uzun vadede çok çok şeyden feragat ettiğinin farkına ne zaman varır bilinmez. Bölünmek, parçalanmak gibi kavramlar önce insanların beyninde olur, herkes kendini saldırı altında hisseder, can havliyle saldırır ya da saklanacak bir yer arar, herkes modaya uyar,herkes değişir, renk ve zevkin dibi yoktur ya, artık herkes kendini laik olmak zorunda bile hissetmiyor, ben laik değilim diyor çıkıp televizyonda kızlarımız, bilmediğimiz dillerde propagandalara alkış tutuyor insanlar, her şeye alkış ota b*ka alkış, nereye gidiyoruz diyen yok… Vatan elden gidiyor, “Atam, sen kalk ben yatam” diyenlere zaten söylenecek bir şey yok… Peki içimize kapansak nasıl olur… Aa olmaz mı, niye olmasın, olmaz çünkü hiç emperyal değil değil mi…
Herkes kendi adaletini dağıtır,herkes şikayet eder, herkes biraz oyunbozandır. Bunu kabul edelim ya da etmeyelim, herkes kendi içinde emperyaldir yani kendi imparatorluğunu kurmak ister. Kimi boyun eğermiş gibi sinsice yapar bunu, kimi idealleri uğruna her yolu mübah olarak görür, kimisi de balık olarak kalmak ister, kimisi o balıklara ışık tutar, kimisi de o ışık tutanlara pazar yaratır…
Naçizane, cehaletimle bunları yazıyorum,arada kafama eserse yine yazarım…