Ağu 30 2010

Jack Trout: Big Brands Big Trouble

admin

jack_trout“Başkalarının hatalarından öğrenmek daha karlıdır.”

Her şeyi tecrübe etmek yerine, tecrübelerden ders çıkarmak da iyidir.Satın alabileceğiniz tecrübeleri, canınız yanmadan daha ucuza satın almak için okumanız gereken bir kitap.

En güzelini en sona bırakmış;

“…when danger looms, the CEO is probably the only person that can effectively take the company out of harms way. He or she is indeed the captain of the ship. And every CEO should have a plaque on the wall that simply reads; “Remember the Titanic”

“Tehlike baş gösterdiğinde CEO, şirketi  zarardan döndürebilecek tek kişidir. O, geminin kaptanıdır. Ve her CEO’nun duvarında şu yazının asılı olması gerekir; “Titanik”i Hatırla”.

Titanic_B_WBu gemiyi Tanrı bile batıramaz demişlerdi…


Ağu 30 2010

Girişimcilik Üzerine

admin

entrepreneurship1Girişimcilik, bence insanın riskle imtihanıdır. Her şeyini umarsızca ortaya koymak değildir ancak fedakarlık gerektirdiği doğrudur. Girişimciliğin temel prensiplerini üniversitede şu şekilde öğrendik, üzerinden bir daha geçeyim; pazardaki boşluğu görme, yeni girişimin tanımını ve analizini yapma, finansal ve stratejik fırsatları kollama, girişimi doğru yerde konumlandırma, yeni bir pencere açma, rekabeti ayarladıktan sonra pencereyi pat diye kapatma ya da trendi bitmeye yakınken komple başka birisine çakma. Kabaca -fazla kabaca ama olsun, tek tek yazacak olsam kitap olur- girişimciliğin özü budur. (Yok vizyonmuş, tutkuymuş, kalıcılıkmış, liderlikmiş o konulara girmiyorum)

Öte yandan kimse girişimci doğmaz, kimseyi girişimci olması için zorlayamazsınız. Zaman zaman yaşanan zorlukların, imkanların değişmesi vb. etkenler insanları inovasyona ya da girişime iten nedenler olarak bilinir; ya da vakti zamanında piyasalardan yenmiş kazıklar insanı girişimden soğutabilir.

Bir insanın bir işe yıllarını harcadıktan sonra bütün düzenini değiştirip, bakmakla yükümlü olduğu bir ailesi, çocukları vb. varken risk almasını istemek zordur. Tabi insan her yaşta girişimci olabilir o başka bir mesele ama özünde başka etkenler varsa düzeni bozmamak adına girişimden uzak durmak daha iyi sonuçlar doğurabilir. Bu bağlamda gençken girişimde bulunmak, ilerleyen yaşlarla kıyaslandığında daha mantıklıdır.

-Korkmadınız mı?

Gençken bir girişimde bulunmak istediğinizde en çok sorulan soru budur sanırım. En kötü ihtimalle batarsınız, zaten sıfırdan başlamışken daha ne kadar sıfıra yakın olabilirsiniz ki. İşinizi oturttuktan sonra batarsanız durum değişir, oturtana kadar alacağınız riskler sizi korkutmamalı. Zaten bunları iş planı yaparken düşünmüş olmak gerekir.

-”Çok para lazımdır ona”

İşinizi bilmiyorsanız evet. Zamanı gelince yaşayalım sonucunu görelim diyerek ezberden yapılan girişimler zaten girişimden sayılmaz. Günümüzde girişimciler için ticaret odaları, birlikler, kooperatifler vb. pek çok kuruluş hibe fonları, destek kredileri sağlıyor. Araştırmak gerek. Gerçekten fikrinize inanırsanız ve kabul ettirirseniz, cebinizde para olmadan da girişiminizi gerçekleştirebilirsiniz. Ortaklar bulabilir, fikri satabilir, kredi bulabilir, ar-ge desteği alabilir vb. pek çok imkandan faydalanabilirsiniz. (Bu arada Tolga’ya Dragon’s Den’de  başarılar.) Yan sütundaki linkleri incelerseniz onlarca desteğin kaynağını bulabilirsiniz.

Unutmayın; kendinize güvenin, henüz siz bile kendinize güvenmiyorken, kimse size güvenmez, kimse sizin yapmanız gerekenleri sizin yerinize yapmaz. Hangi devirde yaşıyoruz, yapsa da karşılıksız yapmaz. Başınız sıkıştığında kimseyi bulmayı beklemeyin, kendiniz yapmaya çalışın, zaman kaybetmek yerine çaba göstermek daha iyidir.


Ağu 20 2010

Herkesin Bir Hobisi Olmalı: Diecast Modelcilik

admin

Aslında küçüklüğümden beri otomobillere olan merakımdan ileri gelen bir hobi.

Hatırlıyorum, ilkokul 3. sınıfa giderken karnemin teşekkür ya da takdir belgesiyle süslenmesi şartıyla, akabininde Özdilek’e gidilir, o kocaman oyun masasında model iyice incelendikten sonra alınırdı. Bu arada hiç bir zaman çok çalışkan bir öğrenci olmadım, olamadım, model otomobil alacak kadar işte. Teşvik ne kadar güzelse karne de o kadar iyi gelirdi, bu bazen K-Nex de olabilir, bir Action Man de ama en kıymetlisi diecast olurdu. O zamanlar piyasada Burago vardı, daha doğrusu Bursa’da ne başka model satan bir yer, ne de başka bir marka vardı. 2000′li yıllara doğru İsviçre’de ilk defa Maisto ile tanıştım, ilk Maisto modelim kırmızı bir Dodge Viper GTS ‘di. Daha sonraları evin her yeri modellerle dolmaya başladı. Bu arada ilk modelim olan dekalli Burago F40 da en sonunda gelen misafirlerin çocuklarının elinde oyuncak olduktan sonra üzerine basılmak suretiyle, o ölüm vuruşunu takiben tarih oldu. Şimdi bulmak tabi ki imkansız. 2004 yılında üniversiteye başlamamla beraber bütün modellerimi beraberimde İstanbul’a taşıdım, bu sefer de kutularından çıkaramıyordum, ne sergileyecek ne de koruyacak bir yerim yoktu. Öte yandan Türkiye’nin ilk diecast model otomobil sitesine üye oldum. Diecastturk.com gerçekten bu hobiyi daha ileri götürmeme sebep oldu. Sonraları foruma birkaç yıl girmedim ve üyeliğim düştü. Ardından 2008′de tekrar üye oldum. Baktım modelcilik aşmış yürümüş, benim modellerimin detayları yetersiz kalmış. Her geçen gün oyuncak statüsüne yaklaşır olmuş.

Derken yükte ağır pahada hafif olan model otomobil koleksiyonumu, yükte hafif ama pahada daha ağır olan modeller ile ikame etmeye karar verdim.Yani sayıca daha az ama daha detaylı olan modeller ile değiştiriyorum. Bu arada koleksiyonumu İstanbul’da koruyamayacağıma kanaat getirdim ve model otomobil vitrinimi Bursa’da oluşturmaya başladım. Prensip olarak modelleri kutuda saklama taraftarı değilim ancak o şekilde saklayanları da yadırgayamam, tercih meselesidir. Ben çok ticari görüneceği için kutuda saklamıyorum, nihayetinde satılmak için orada durmuyorlar, dolayısıyla modelleri kutuda değil hak ettiği yerde yani vitrinde tutmak daha iyidir. Bunun hem avantajları hem de dezavantajları vardır.

Zaman içinde biriken yüzden fazla modeli ikame ederken tema yapmaya karar verdim, bu bağlamda model almam da kolaylaştı. Eğer tema yapmazsanız, benim gibi bir otomobil hastasının yaptığı gibi, X modeli alma amacıyla gidip, onun dışında beğendiğiniz diğer bütün modelleri alıp dükkandan çıkarsınız. Eve geldiğinizde fark edersiniz, ne almaya gittim ne aldım geldim dersiniz, model otomobil satan dükkanlarda aklınızı kaybetmek istemiyorsanız yapmanız gereken tek şey temaya bulaşmaktır. Tema belli bir model için de yapılabilir, belli bir marka için de yapılabilir ve bunların belli ölçekleri için de yapılabilir. Örneğin, ben hem BMW modelleri, hem Kyosho Ferrari 575GTC modelleri teması yaparken, Mercedes Benz AMG üretimi modellerin temasına da başladım; ve hepsini 1/18 ölçekte yapıyorum. Demek istediğim, BMW almaya gittiğiniz bir dükkandan elinizde Aston Martin ile çıkıyorsanız ve sonrasında, “ya ben onu da sevdim, bunu da sevdim” ikileminde kalmamak için temaya yönelmelisiniz.

Her model aldığımda o modelleri Bursa’ya götürmek biraz zahmetli oluyor, ancak burada tutmaktan daha sağlıklı. İnsanların oyuncak gözüyle baktığı modellerde ilk sordukları soru şu oluyor; “Kaç para bunlar?” Cevabını aldıktan sonra hemen beynin sol lobunda hesaplamalar başlar. “E sen bunları satsan bunların gerçeğini alırsın.” Hiç işte, biz gerizekalıyız, bunlarla uğraşıp duruyoruz, kafamız basmıyor ki bizde dört işlem ne gezer. Yeme, içme, barınma, üreme gibi temel ihtiyaçlardan fazlasını düşünenler ve bir hobi sahibi olanlar için, model otomobilleri satıp gerçeğini almaya çalışmak, onlarla oyuncakmış gibi oynamaktan daha mantıksızdır. Geldik ikinci soruya; “Gidiyor mu, kaç basıyor bunlar?” Bakalım doğru anlamış mıyız, cam vitrinin ardındaki bu modeller oyuncak ya da uzaktan kumandalı olsaydı, gidebilir, hatta kaç bastığını söyleyebilirdik değil mi. Peki daha modelcilik ile ilgili bilgisi bile olmayan bir insanın karşısındakine, 56434651351 kez duyduğu bir soruyu espri mahiyetinde sorma cesareti nereden gelmektedir. Adam, azıcık aklını kullan, bunlar gidiyor olsaydı, satar yine modelini alırdık (asdfasdfsadfsadfsa)!!  “Koskoca adam oldun hala arabalarla mı oynuyorsun be oğlum?” Hmm, düşünmeden cevaplamayalım, düşünelim. Koskoca adamız, iş yok güç yok, yemeyip içmeyip arabalarla oynuyoruz, buna da hobi diyoruz ki olmayanlar yadırgamasın,hıhı evet, arabalarla oynuyoruz n’apalım. Bu sorulara karşı sessiz kaldığım zaman, soruyla muhattap olunacak kişinin vitrinden uzaklaştığını da gözlemledim. Modellerine bakabilir miyim diye soran 10 yaşındaki bir çocuğun eline modeli güvenle verebilecekken, bu tür saçma soruları soran yetişkinlere daha az güveniyor insan.

Her hobinin olduğu gibi diecast modelciliğin de saygı duyulması gereken incelikleri vardır.Bunların detaylarını tek tek yazmayacağım, diecastturk.com ‘dan öğrenebilirsiniz.

Sevdiğiniz, ilgi duyduğunuz bir otomobili, belirli bir ölçekte, belirli üreticiler tarafından üretilmeden önce bekleyip, fuarlarını takip edip, model üretilip Türkiye’ye geldiğinde ayırdığınız bütçe ile kapmaya, sonra onun evde stüdyo çekimini yapmaya, ardından dış mekan çekimi yaparak dağda bağda çayırda gezdirmeye, fotoğrafları arşivleyip, sonra o fotoğrafları seçip, düzenleyip , photobucket’a yüklemeye, ardından forumlara yüklemeye, sosyal ağlarda paylaşmaya, belirli periyodlarla modellerin bakımı ve temizliğini yapmaya, çocuklardan, meraklı insanlardan korumaya ve onların kendilerini tatmin etme çabası içindeki sorularına sakince cevap verme olayına diecast modelcilik diyoruz. Diecast modelcilik, zaman, bütçe, bilgi, ilgi ve saygı isteyen bir hobi. Bu hobiyi çok daha pahalı, çok daha detaylı, çok daha özel modellerle;  belki benim yaşım kadar bu hobiye gönül vermişliği bulunan insanların arasında yaparak 10. yılı devirirken, diecast modelciliğin hızlı ilerleyişine tanıklık etmenin mutluluğu içindeyim. Bu benim hobim, hobimle mutluyum, insanlardan diecast modelcilik ile ilgili saygıdan başka bir beklentim olmamakla birlikte, diecast modelcilik ile ilgili yazılacak çok konu olsa da, herkesin bir hobisi olmalı diyerek yazımı noktalıyorum.


Ağu 7 2010

Olur öyle ama bazen (1)

admin

cccf571600daa1bcb63068b547676e6efc4a77df_m

Bazen kendinizi çok hafiflemiş hissedersiniz, bu kimi zaman karşınızdakini kırdığınızda da olabilir ama genellikle istediğiniz bir şey gerçekleştiği zaman, beklentilerinize ulaştığınız zaman olur. Sadece olması gerekenin olduğu zamanlardır onlar. Sonrasında ellerinizi açıp dragonball-z gibi enerji saçmak istersiniz. Gökyüzüne dokunmak isteyen çocuklar gibi ya da elektrik süpürgesinin sesini bastırmaya çalışan çocuklar gibi saçma sapan sevinç nidaları da yükseltebilirsiniz. Yaptım, başardım, asıl şimdi başlıyoruz demek gibi ama kendine güven gelmesine daha benzer bir his. Onun etkisi geçene kadar önünüze çıkan her engeli aşabilir, her istediğinize sahip olabilecekmiş gibi hissedersiniz. Belki de sadece umuttur. İnsan kendi çapında gaza gelmiş de olabilir ancak işin özünde hedefine ulaşmadaki kararlılık ve telkinin etkili olması kuvvetle muhtemel. Tetikleyen unsurlar arasında dilinize dolanan bir şarkı da olabilir, gördüğünüz komik bir şey de olabilir, moral depolayan, adamı kendine getiren, enerji veren sihirli diyebileceğimiz şeyler işte… Sizi diğerlerinden farklı hissettiren ve bunu size kanıtlayan şeyler… Bir de tarif edebilseydim de bir paragraf sürmeseydi.


Nis 29 2010

Gel Bak, Laf Lafı Açıyor

admin

Hayat,herkesin kendi için adalet, başkaları için adaletsizlik istediği, beklentilerin bir türlü bitmediği ve benim gibi milyarlarca insanın kafa patlattığı bir hadise. Şartlar değişir,insanlar değişir her şey değişir.Kimse aptal değildir hayatta ancak herkes biraz kördür.

Hemen hemen her gün Kadıköy iskelesinde ellerinde kayıt formları olan öğrenciler görüyorum. Kimi Greenpeace için, kimi Unicef için, kimi ismi lazım olmayan kuruluşlar, siyasi partiler için sürekli bir şeyler pazarlama çabası içindeler. Emeklerini desteklememek elde değil,özellikle Türkiye’deki gençlerin potansiyeli düşünüldüğünde bu potansiyelden faydalanmak isteyen (gerek sivil toplum kuruluşları, gerekse özel kuruluşlar olsun) kuruluşların hedeflerini bu potansiyeli kullanarak gerçekleştirme eğilimi doğanın kanunu gibi görünüyor.

Hep kafama takılıyor bu gençlerin durumu, niçin bir insan yapabileceği onlarca iş varken, üzerindeki sentetik hammaddeden imal edilmiş yeşil bir yelekle çevrecilik konusunda ahkam kesebilir, bu zafere giden yolda her yol mübahtır, ya da hocanın dediğini yap yaptığını yapma gibi ezber cümlelerle açıklanabilir. Peki hiç mi haberleri yok bu insanların petrol türevi hammaddelerle bir tezat içine düştüklerinden. Sanmıyorum. Onlar maalesef körler çünkü sadece onlara verilenle yetiniyorlar, gencecik beyinler hiç araştırma yapmıyor,giy yeleği çık sokağa. Kendilerini oraya buraya zincirliyorlar, evet, eylemleri ses getiriyorsa amacına ulaşmıştır,orası ayrı. Demek ki boşuna yapmıyorlar, peki en genç en enerji dolu yıllarını böyle işlere harcayarak; ileride aile kurmak, ardından emekli olup torunlarını bilinçlendirmek varken, birikimsiz insanların söyleyeceklerine kulak tıkanacağını bile bile bu yolları seçerler, ben bilmiyorum, bilmediğim için sebebi konusunda fikir beyan edemem ama sonucu gördüğüm için bunu söyleyebilirim; yazık,harcanan zamana yazık. Balıkların suda parlak cisimleri yem zannedip diş atması gibi, oltanın ucunda onlarca balık, bilgiye aç, ışık yansıtan her şeyin ardından koşmaya müsait…

Peki  işte bu sebeplerden ötürü, sevilmeyen, sürekli şikayet edilen emperyalizm büyümüyor mu. Bu gençler  küresel olarak yeni pazarlar yaratmıyorlar mı… Küreselleşmeden de korkar olduk ayrı, bir masada oturduğunuzda bazı gerçeklerin kaçınılmaz olduğunu, bunları göz ardı ederek hiç bir yere varılamayacağını, güdümlenmeye hasret bir şekilde beklenerek, güdümlenmekten başka bir sonuca varılamayacağını anlamak çok mu zor,bilmem ama söylemek çok zor. İlla ki teslim olmaktan bahsetmiyorum. Gerçekten zekice düşünülmüş kaç planın içindeyiz toplum olarak, bir ülkümüz bir amacımız var mı,zaten parçalanıyoruz, şimdi bunun dediğim için de tepki gelecektir, olsun gelsin, kör değilim, parçalanıyoruz, haberiniz yok muydu, iyi artık var,kahin değilim merak etmeyin. Biraz araştıran,sorgulayan herkes, kendince güvenilir kaynakları olan herkes bunları görecek kadar gerçekçidir zaten.

Olanı daha da iyiye götürmeyecek alternatifler, ticari kaygıların güdümünden çıkamaz. Muasır medeniyetler seviyesinin üstüne, kendimizi onlardan daha aşağılık görerek ulaşamayız. Bilgiye aç genç potansiyelimizi aptal saptal kuruluşlara kurban veriyoruz. Her gün bizi bizden daha çok uzaklaştıran hadiseler bunlar, önce “yeşil yeleklilerden” kaçmaya başlıyor insan, sonra “mavi yeleklilerden”, sonra “kırmızı maskelilerden”…  1 Mayıs geliyor, güdümlü gençlik yine Tarlabaşı’nı (Taksim’i demiyorum) birbirine katacak, yazık. Bayramlarda çiçek çikolata geleneği zaten bitti,artık taş atma moda,bakın bu da “moda”dır. İki gün sonra bunun da modası geçer, hani hiç sevilmez ya bu kelime Türkçe olmadığı için, “trend”. Bu da bir trend değil mi…

Aslında herkes biraz “emperyal” olma eğiliminde değil midir,imkanı olsa herkes yayılmacı, büyüme ve hakimiyet üzerine kurulu güç çemberini genişletmek istemez mi, kim istemez, ya da bunu istediği için kimi suçlayabiliriz ki… Türkiye üç yanı denizlerle çevrili bir yarımadadır,bizde “balık” çoktur, “ampul” de çoktur ama “aydınlık” yoktur.

Küresel düzende, kendi potansiyelini sadece sağda solda konuşarak harcayanlar, büyük resmi göremeyip tek bir açıdan olaylara müdahil olmaya çalışanlar maalesef sömürülmeye muhtaçtır. Kimse vazgeçilmez değildir çünkü her şeyin bir modası vardır. Her modanın da bir sonu vardır, zaman zaman kendini tekrarlayabilir ama moda elbet geçer. İnsan ister günlerini ayakta iskele önünde bağış toplayarak, ister camları açılmayan kulelerde bütün gün masa başında, ister kahve köşesinde pinekleyerek,ister canlı bomba olarak geçirsin; sonuçta yine bu modaya hizmet ederek potansiyelini kullanır. Kullanım şekli için kimseyi suçlayamam, tıpkı benim de bunları söylediğim için suçlanamayacağım gibi. Herkes kendi adaletini dağıtır, kimse objektif olmak zorunda değildir, işte bu yüzden hayat herkese acımasız gelir;  peki milyarlarca farklı beyne, hayatın adil davranma zorunluluğu var mıdır, ya da köşeye sıkışınca saldırganlaşan, kendinden başka sorumlular arayan bireylerin ikiyüzlülüğü değil midir hayattan adalet istemek… Ya da kendini aklama hissiyatıyla, bir yere aidiyet hisseden, kendini oraya buraya yamayan, bir zümreye ait olmadığında bir hiç olduğunu düşünen (böyle düşündürenler de ayrı bir konu), onun sonucunda yaptığı eylemlerden münferit olarak sorumluluk hissetmeyenler, olumsuz her şeyi zümresine, olumlu her şeyi şahsına alan uyanıklar, ikiyüzlü değil midir… Sorumluluk almaktansa, sıkışınca emir kulu olmayı yeğleyenler, her konuda haklı şikayet sahibi bireyler, gerçekten aydınlığa doğru ilerlediklerini düşünürler,herkes düşünür, bu insanın doğasında vardır.

Şartlar değişir,insanlar değişir, her şey değişir, şaka değil gerçek, bunlara inanın demiyorum, buradaki her kelime için milyonlarca farklı düşünce çıkacaktır. İşte bunlara saygı gösterebildiğimiz zaman sömürülmekten kurtuluruz, içi boşaltılan Atatürkçülük, ilke ve inkılaplar, vatan millet Sakarya, Allah’ım sana geliyorum, hurraa… Oldu bitti. Ne oldu gerçekliğe,nereye gitti, bunlar eskiden içi boş denildiğinde fantastik kabul edilebilecek cümlelerdi, şimdi gerçekten içleri boş, yazık, bunlar aslında sadece Türk milleti için değil, bütün milletler için anahtar niteliğinde olan kavramlardı; cumhuriyetçilik, milliyetçilik, halkçılık, devletçilik, laiklik, inkılapçılık… Ulusal bağımsızlık, ulusal birlik,beraberlik ve ülke bütünlüğü, çağdaşlık, insan ve insanlık sevgisi, akılcılık, bilimcilik, gerçekçilik, ulusal egemenlik gibi kavramlar küreselleşme ile emperyalizm ile özdeşleştirilip, halkın gözünde anlamsızlaştırılıp, içleri boşaltılıp, bize geri sokuluyor,biz de yiyoruz, ne güzel… Bugün Atatürkçülük bile bir meta olma yolunda hızla ilerlerken yeni metalarımız da yolda merak etmeyin… En iyi savunma saldırıdır diyen Sun Tzu’nun ağzına sağlık,herkes bir yerlere saldırıyor, savunma zaten kalmadı, hemen hemen her milletin kendi bağımsızlığını istemesi normal gibi görünse de; aslında bizde bunların ardından  gelen başka olgular da var, her dilin kendi bağımsızlığını, her ümmetin kendi bağımsızlığını istediği bir yöne gidiyoruz,devlet içinde devlet,millet içinde millet,alt kimlik bunalımı, bunlardan da haberiniz vardır umarım… Hani her seçiş bir vazgeçiştir ya, kaybedecek bir şeyi olmadığına inanan potansiyel sahipleri aslında çok şeyden,hatta uzun vadede çok çok şeyden feragat ettiğinin farkına ne zaman varır bilinmez. Bölünmek, parçalanmak gibi kavramlar önce insanların beyninde olur, herkes kendini saldırı altında hisseder, can havliyle saldırır ya da saklanacak bir yer arar, herkes modaya uyar,herkes değişir, renk ve zevkin dibi yoktur ya, artık herkes kendini laik olmak zorunda bile hissetmiyor, ben laik değilim diyor çıkıp televizyonda kızlarımız, bilmediğimiz dillerde propagandalara alkış tutuyor insanlar, her şeye alkış ota b*ka alkış, nereye gidiyoruz diyen yok… Vatan elden gidiyor, “Atam, sen kalk ben yatam” diyenlere zaten söylenecek bir şey yok… Peki içimize kapansak nasıl olur…  Aa olmaz mı, niye olmasın, olmaz çünkü hiç emperyal değil değil mi…

Herkes kendi adaletini dağıtır,herkes şikayet eder, herkes biraz oyunbozandır. Bunu kabul edelim ya da etmeyelim, herkes kendi içinde emperyaldir yani kendi imparatorluğunu kurmak ister. Kimi boyun eğermiş gibi sinsice yapar bunu, kimi idealleri uğruna her yolu mübah olarak görür, kimisi de balık olarak kalmak ister, kimisi o balıklara ışık tutar, kimisi de o ışık tutanlara pazar yaratır…

Naçizane, cehaletimle bunları yazıyorum,arada kafama eserse yine yazarım…


Mar 16 2010

15 Mins. of Fame

admin

 

mioo bana gelisi iki lira zaten

http://15dakika.com/mioooooo

 

LISTEN AND VOTE 4 ME !!


Mar 2 2010

Hoşgeldiniz

admin

Hoş geldiniz,

Bu, bu sefer kalıcı bir yer edindiğine inandığım sitemin ilk yazısı olacak.

Daha önce freewebs’de model otomobiller başta olmak üzere yine benzer içerikleri paylaşıyordum. Sonra freewebs’e erişim kısıtlandı, erişim olmayınca freewebs’e yatırım yapmanın bir anlamı da kalmadı. Ardından bir dostuma (Tolga Dinçer) bundan bahsederken, onun da teklifiyle mehmetcanyilmaz.com’u yapmaya karar verdim. Sağolsun hem alan adı hem de sunucu hizmetleri için hiçbir desteği esirgemedi,hala da öyledir.

Freewebs niçin erişilmez hale geldi, bilenler bilir, freewebs aslında yasaklı, peki nedir bu sansür olayı, bunu az çok anlatayım. Bir varmış bir yokmuş… yok böyle başlamayacağım çünkü bunların hepsi gerçek, sanal alem diyip geçmemek lazım, gözünüzü mahkemede açarsınız. Şimdi malum freewebs gibi siteler mantık olarak gazete gibi çalışır. Siz de oraya üye olur kendinize köşe kiralarsınız,bunun için para ödemezsiniz çünkü onu sizin sayfanıza koydukları reklamlardan çıkartırlar, buraya kadar güzel, oh bedava site, mis, hadi dolduralım içini… Bir güzel yaparsınız sitenizi sonra, sizin gibi orayı hadi dolduralım diyip farklı içeriklerle doldurmuş olanlar çıkar. Sonra bu içerik haklı olarak birilerini rahatsız edebilir çünkü hakaret ihtiva edebilir vb. bir çok ihtimal işte. Mağdur durumundakiler haklarını aramak için yargıya başvurur, yargı da cezayı gazeteye keser, yaz kızım, karar, freewebs gazetesinin yayından kaldırılmasına… işte birkaç kendini bilmez yüzünden freewebs kökten erişime kapatılır, telekomünikasyon iletişim başkanlığı da mahkeme kararını uygulamakla yükümlüdür, e tabi kanun karşısında boyun kıldan ince yapacak bir şey yok, haliyle dolaylı yoldan freewebs gazetesinde köşesi bulunan her yazarın köşesi sansürlenmiş olur, öyle üften püften kurumların kararı değildir bu, freewebs İstanbul 11. ağır ceza mahkemesi tarafından verilen kararla tedbir altına alınmıştır.

Durum böyle olunca biz de tezgahı başka yere taşıyalım dedik malum ucuz etin yahnisi pek olurmuş,onu freewebs’de gördük… Bu sefer biraz uğraşacağım diye başta gözümde büyütürken Tolga ön ayak oldu ve site bugünkü yerini ve halini buldu.

İçerikleri bizzat ben yüklüyorum, “about me” kısmında özgeçmişim mevcut, “articles” kısmında yazdığım ve yazacağım makaleler olacak, “gourmet spot” da ise gidip yemek yediğimiz yerleri puanladığım bir bölüm var, gurmelik ne haddimize, gider yeriz içeriz, sonra gelir yazarız mantığı daha ağır basıyor, yoksa gurmelikten çok gurmecilik oynamaya benzer. Diecast bölümü ise en sevdiğim ve en çok emek harcanması gereken bölüm, model otomobil koleksiyonumdaki parçaların fotoğraflarından oluşacak. Her model için onlarca fotoğraf yüklemeyi düşünüyorum, tabii ki kendi çektiğim fotoğraflar, sağdan soldan toplama değil.

Sağ sütunda faydalı linkler var, yani günlük olarak kullanılabilecek linkler, kategorilere ayırdım, ilgilendiğiniz bölüm neyse oradakilere girersiniz, liste biraz uzun ama korkmayın, içerik olarak güzel siteler, özellikle “business & education” bölümü işletme okuyanlar için link bankası,inceleyin pişman olmazsınız.

Aslında bu siteyi yapmamdaki asıl amaç artık yerel değil küresel olarak kendime bir yer edinmek, e internet dediğiniz şey bütün dünyayı birbirine bağlıyor, dünyaya açılmadıktan sonra sadece yerel olarak hem de ticari fayda da sağlamayan bir site yapacaksam niçin Türkçe olsun ki, bütün dünya Türkçe bilemeyeceğine göre ve site daha çok yurtdışından ziyaret edildiğine göre (özellikle modelciler tarafından) İngilizce ağırlıklı bir site olmasında bir sakınca görmüyorum. “Gourmet Spot” bölümü Türkçe kalacak çünkü mekanların çoğu Türkiye’de ve oraya gideceklerin de çoğu Türk olduğundan, yorumların Türkçe olması normal, yurtdışındaki ziyaretçiler için önem arz eden bir bölüm değil. “Articles” yani makalelerin olduğu bölüm de kısmen Türkçe kısmen İngilizce olacak. Özellikle diecast bölümü sadece İngilizce olacak. Hepsinden önemlisi, her ne kadar kimseyi buradaki içerikle tatmin etme gibi bir gayem olmasa da, sitede zevk almadığınız bir içerik bulundurmamaya çalışacağım,bu yüzden sloganımı da insan sadece gülerken yazdığı anlamsız karakterlerden seçtim…

Hadi hepiniz tekrar hoş geldiniz asdsdfasdfggfasds…

 

Mehmet Can YILMAZ

aka Admin


Mar 2 2010

Buradyo

admin

Buradyo

2004-2005 yılında Bahçeşehir Üniversitesi Beşiktaş Kampusü’ne yerleştiğinde bir kısmını ilk kampusü olan Bahçeşehir’de bırakmıştı, yani İstanbul’un öbür ucunda. Bu durum hem idari anlamda hem de öğrenciler açısından kopukluk yaratıyordu. Sonra kafada ampuller yanmaya başladı ve iki birim birbirinden haberdar olsun diye Bahçeşehir Üniversitesi Radyosu Buradyo kuruldu. Öncelikle shoutcast üzerinden yayın yaparken, sonra Beşiktaş Kampusü’nün içinde 2006 yılında bir stüdyo kuruldu. Bahçeşehir Kampusü kapanırken güzel bir kapanış partisine imza atan Buradyo, ardından Beşiktaş Kampusü’nde yapılan mayıs festivallerinde de yerini aldı. Buradyo’da yayın yapan öğrenciler bir süre Erhan Konuk tarafından verilen atölye çalışmasına haiz oldu ve radyoculuğun duayenlerinden Can Akbel’in de katkılarıyla temel radyoculuk bilgilerini edindi. www.buradyo.com adresinden dinlenilebilecek olan Buradyo halen Beşiktaş Kampusünden yayın yapmaya devam ediyor. Çok daha iyi yerleri hak ettiğine inandığım Buradyo, bir yandan mezun vermesi ve bir yandan ekibine kattığı yeni programcıları ile kan tazeleyerek dinamizmini artırıyor.

 

Evden yayın yaptığımız zamanları ve şimdi okul içinde çekişmelere yol açan stüdyosunu düşünüyorum da, nereden nereye…  Önce evden yayın yaparak katkıda bulunduğum Buradyo’ya; saymanlık, yönetim kurulu üyeliği, iki adet programın yapımcılığı ve yayıncılığı ile festival performanslarını eklediğim için kendimi çok şanslı hissediyorum. Her kurumun içindeki çatışmalar elbet Buradyo içinde de yaşanmıştır, insanlar karşısındakini olduğu gibi kabul etmediği sürece de bu devam edecektir. Özellikle hiç isim kullanmadan (E.Konuk ve Can Akbel hariç) yazdığım bu yazıyı, Buradyo için emeği geçen herkese teşekkür ederek kapatmak istiyorum; kurulduğundan bugüne kadar hep zorlu bürokratik yollardan geçen Buradyo’nun özellikle emekleme aşamasında yani en zor dönemlerinde, emeği geçen herkese teşekkürü borç bilirim, bu bireylerin işi değil bir takım oyunu ve kim ne derse desin bu ekibin her ferdi gibi elini taşın altına koyan bir ferdi olmaktan her koşulda gurur duyuyorum. 

Buradyo’dan ayrılmayın.

www.buradyo.com


Ara 20 2009

Beta

admin

Pek yakında … Coming soon…

Yapım aşamasında… Under construction…

 

democomingsoonblack